29 Mayıs 1978 günü, Konya'da MSP tarafından tertiplenen Büyük Fetih Mitingi ve Yürüyüşü'nde; Mevlâna Türbesi'nin bitişiğindeki Selimiye Cami’nin önünde, polis ve askerin açtığı yaylım ateşi neticesinde, Hasan Sürel, şehadet şerbetini içmişti. İslamcı gençliğin arasında, bu şehadet, o günlerde büyük yankı uyandırmıştı. O günlerin en gür sesli yayını diyebileceğimiz, Şura Gazetesi'nin 23. sayısında, Yüksek İslam Enstitüsü 1. sınıf talebesi Bekir Tuncer'in yazısı çok anlamlıydı.
Hatırlıyor musun Selimiye’m?
Hatırlıyor musun Selimiye'm? 29 Mayıs pazartesi günüydü, Konya'da hayat başlamamıştı. Daha hiç bir dükkânın kepengi kalkmamış, bir anahtar sesi işitilmemişti. Otobüs seslerinden, insan gölgelerinden başka bir şey göze batmıyordu. Bu İnsan gölgelerinin, otobüs seslerinin derdi neydi de, karanlıkta Konya'da fır fır dönüyorlardı? Kimdi bunlar, niçin gelmişlerdi? Her insan gibi niçin araziye uymuyorlar, uykularını rahatlarını terk ediyorlardı?
Müezzinler "Allah-u Ekber" demeden, etrafını yüzlerce kişi sarmış. Şadırvanında abdest alıyorlar, Mevlana Efendimizin yüzü suyu hürmetine Allah'a el açıyorlar, hayranlıkla, kapalı türbenin etrafında dönüyorlardı. Bu arada sana da baktıkça atalarımız Osmanlıların haşmetini, kuvvetini, adetlerini ve sefere akın eden nal seslerini, kalplerinin, kulaklarının dibinde işitiyor, hissediyorlardı. Sanki hepsinin de kalpleri aynı anda atıyordu. Göğüsleri aynı anda iniyor, aynı anda kalkıyor, düşündükleri dahi birbirinin aynıydı. İnançları, yöneldikleri mabud, efendileri... Her şeyi...
Minarelerden yükselen "Hayya ale'lfelâh" sesleri, kuvvetlenip kayboluyor, kalplere sindirilirken bu yabancılar akın akm sana geliyorlar. Senin kubben altında, Allah'a secde için acele ediyorlardı, Aslında yabancı demem doğru değildi. Onlar İstanbul’da Süleymaniye, Nuruosmaniye, Fatih; Edirne'de Selimiye ağabeylerinin, Bursa'da Yeşil camii kardeşinin çok yakından tanıdığı kimselerdi. Beş vakit birbirleri ile kucaklaşırken, onlar sana yabancı olmazdı.
Sen, böyle müstesna günler hariç, avluya, çimenlere kadar daha hiç dolmamıştın. Biliyordum, onun için de üzgündün. Gözlerin solgun, yüzün buruşuktu. Fakat o gün sabah, susuzluktan çatlak çatlak olan toprağa, abı hayat gelince toprak nasıl yeşerir, kabarırsa; sen de o gün öyle yeşermiştin.
İslam’ı omuzlayanlar gittikçe çoğalıyorlar, doluyor, boşalıyor asla tükenmiyordu. Fark etmiştim o gün senin de bayramındı. Şadırvanın kurnaları kâfi gelmemişti. Kalabalık, tâ Aziziye Kapı, İplikçi, Alaaddin'e kadar taşmıştı. Hatırlıyorsun değil mi 29 Mayıs'ı, ordusunu, gençliğini...
Allah'ın huzurundan ve senin bağrından dağılan bu tevhid ordusu bölük bölük ayrıldı. Şemsi Tebrizi'yi Sadreddin Konyevî'yi ve Üçler Mezarlığı'nda yatan sayısız müslümanı ziyaret etmişlerdi. Güneşin doğmasıyla, dalga dalga olmuşlardı. Trafik bile zorlu dakikalar geçirmiş, ara sıra tıkanmıştı. Zira kaldırımların da almadığı ani ziyaretçiler, caddelerde yürümek zorunda kalmışlardı. Sonra.. Evet sonra.. Nalçacı Caddesi'nde bayraklaşıverdi. Sen görmedin Nalçacıyı. Ah, bir görmeliydin. Ama belki de tahmin etmişsindir. Nalçacı imanlı adamların gür sesleriyle yerinden oynadı desem, yalan söylemiş olmam herhalde. Fatih hayranı, şuurlu, azimli gençlik; Fetih, Fatih'in manasını bir daha anlatmıştı. Sözleşme zamanının bitmesiyle, ikindi namazı için tekrar sana ve Mevlâna'ya geliyorlardı.
Senede bir, belki on senede bir Mevlâna'yı ziyaret edecekler, ruhuna bir Fatiha hediye edeceklerdi. Fakat bu hediyeyi ve ziyareti küfrün kuklası, müşrik düzenin oyuncakları onları görmüştü. Heyecanlı ve tatlı sohbet başlamazdan önce bile sinirlerinden çatlıyorlar, ne yapacaklarım bilemiyorlar, kinlerinden ifrit oluyorlardı. Toplantı dağılmıştı. Bin arşın ilerlemeden üzerlerine coplarıyla saldırdılar, taşıtları sürdüler, canavar düdüğü çaldılar. Durur muydu o gençlik.. Bend tutar mıydı o sel.. Yürüdüler..
Selimiye'm ikindi ezanı ile birlikte senin etrafında Allah'a yönelen bu gençlik, su-i kastla karşılaşmıştı. Hatırlıyorsun değil mi? Sis bombaları, tabancalar, makineliler, coplar, Allah yolundaki gençliğe karşı konuşmuştu. Daha doğrusu kusmuştu. Nasıl kusmasın, nasıl mermiler, fidan fidan yeşeren, dal dal büyüyen, halka halka genişleyen Milli Gençliğe yönelmesindi? Emir büyük baştan geliyordu.
Hasan... Manisalı Hasan da vardı. Hem de kollarını sıvamış ceketini çıkarmıştı Selimiye'm. Güneyindeki çeşmende abdest alacaktı. "Bismillah" demeden içli bir "Ah" çekti. "Allah" dedi. Çayırların üzerine yuvarlandı. Kıvrandı. Kelime-i Şehadet getirdi. Ve gözlerini kıyamete tekbir daha açmamak üzere kapadı. Tatlı bir tebessümle... Erişilmez mertebe ile..
Şehidlik...
Hasan, ata yadigârı yurdumuzun dört bir bucağından akıp gelen ve Konya'da denizleşen çağlayanlar gibi, Manisa'dan çıkıp gelmişti. Ne bilebilirdi ki Türk polisi tarafından, üstelik kafa kâğıdında "müslüman" yazılı emniyet teşkilâtı tarafından hayatının noktalanacağını. O sadece ve sadece bayram için, "Fetih Bayramı" için gelmişti. Diğer kentli, köylü gönüldaşları ile kucaklaşmak, tanışmak için gelmişti. Konya, Kore değildi. Kıbrıs da değildi, düşmanın kurşunlarına hedef olacak. Konya veliler, evliya, Mevlânalar diyarı idi. Orada insan ancak huzura kavuşabilirdi. Selimiye'm Hasan da huzura kavuştu. Manevi huzura, saadete, sükûnete ŞEHİDLİK mertebesi ile.
Selimiye'm! Beni anlıyorsun değil mi? Biliyorum sen de dertlisin. Kapına direk, revak ve pencerene isabet eden kurşunlarla sen de yaralanmıştın. Cami olalıdan beri sana ilk defa kurşun sıkıldığını da biliyorum. Bu delikli demirden çıkan kurşunlar, vatanımızda yaşayan ekmeğini yiyip suyunu İçenlerden sıkılmamalıydı. Edirne'deki ağabeyin Selimiye düşman tarafından atılan top şimdi sana atılmış olsa idİ, bu kadar üzülmezdin. Bu kadar değil hiç üzülmeyecektin. Göğsündeki yaralarını gördükçe seni, 29 Mayıs'ı Mustafa oğlu Hasan Sürel’i hatırlayacağım. O acı günü bir daha, yaşayacağım.
Selimiye'm. Hasan bayrağa sarılı, namazı kılınmak üzere yanına konmuş, sonra binlerce kişinin elleri üzerinde ilerliyordu. Tekbir sedaları ile uğurlanırken, hüngür hüngür ağlayanların içinde sen de vardın. Sen de ağlıyordun. Kardeşlerimizin birbirilerinin omzuna dayanarak ağlaması, kardeş acısından değildi. Allah yoluna binlerce Hasan'lar feda olsun. Önemli olan bu değildi. Asıl önemlisi Hasan yanında toplu iğne dahi taşımazken, polis tarafından katledilmesi, kahpece kurşunlanması idi.
Selimiye'm sana şunu söyleyeyim ki, eğer Fetih Nesli'nin aklında, niyetinde kıl kadar anarşi olsa idi ve eğer gençlik kışkırtmalara uysa İdi, o gün Konya'yı yıkar, aynı gün yerine bir Konya daha yapardı. Saldırganların da şunu unutmamasını dilerim ki, "Mü'minin ferasetinden kaçınınız."
Hasan Sürelin hatırlattıkları
Siz, siz olunuz ve 29 Mayıs 1978 günü Konya'da rejimin polislerince (Bütün polisleri bu tabirden tenzih ederiz çünkü onların çoğu da Diyanet'in maaş bordrosuna bağlanan, çoluk çocuğunun rızk endişesini taşıyan müslümanlardan farksızdır.) Evet, rejimin polislerince kurşunlanan kardeşimiz Hasan Sürel'in şehadetini hafızanıza nakşediniz. Yıllar yıllar sonra, ilk defa bu genç kardeşimiz "Şeriat İslam’dır!" diyerek can-ı gönülden tebliğlerin, davetlerin en muhteşemini haykırırken kat'lolunmuştur. Bu şehadet, Türkiye'de bir dönüm noktasıdır. Yıllar önce boyunları darağaçlarında sürdürülen aksakallı dedelerimizin şehadetlerinden bu tarafa, kardeşimiz Hasan Sürel'in kurşunlanarak katli kadar, İslami Kurtuluş Hareketi'nde dönüm noktası olarak işaretlenebilecek, her cephesiyle mana yüklü hadise var mıdır?
Siz siz olunuz ve 29 Mayıs 1978 gününü hafızalarımızda nakşediniz. Unutmayınız ki, bu tarihten itibaren, müslüman tek ve yegâne kurtuluş nizamı olan Allah'ın yolunda, yani şeriatı için, canıyla imtihan olma devresine girmiştir.
Can ile imtihan olunmanın, dudak bükülüp geçilecek, kulak ardı edilecek tarafı yoktur. Bir kazanç söyleyiniz ki, cihaddan daha mübarek olsun! Hele hele o cihad, can bahasına ise...
Hasan Sürel kardeşimiz canı bahasına cihad ederek kazançların en büyüğüne kavuşmuştur. Şehadet: Bu mertebe, bu kazanç, bırakınız mevcut faizci dolaplar içerisinde yığılan milyonların, faizin zerresi bulanmamış ticaretle elde olunan kazançların da çok çok fevkinde olduğunu biliyoruz. Şeriatın yüce kitabı Kur’an’dan biliyoruz, Fahri Kâinat Efendimizin (s.a.v) beyanlarıyla biliyoruz. Âlemlerin sahibine hamdolsun ki, merkep sırtına vurulan kitaplar dolusu malumat yüklü olup da, malumatının gardiyanlığını yapmaktan öteye geçemeyen, yüreğinde Allah'tan (cc) evvel, rejimin korkusunu gezindiren kimselere mukabil, şeriatın nizam İdrakine ulaşmış, ondan gayrisine boyun eğmeyen, yüreğinde Allah (cc) korkusundan gayrı korku barındırmayan, kazançların en büyüğüne sevdalı, müşrik düzenlere karşı cihad için canını feda edebilecek bir gençlik yetişmektedir.
Bu mücadelemizde çok ama çok önemli bir safhadır. Bir takım "tahrik" iddialarıyla gölgelenebilir hadise değildir. Bu gençlik kimilerinin yaymaya gayret ettiği gibi "tahrikler" neticesi filizlenmemektedir. Hasan Sürel "tahrikler" neticesi şehid düşmemiştir. Bu iddia sahipleri maksatlı değillerse, gafildirler. Gençliğimizin boy atan filizinin, dünyalıkları için tehlikeli gördüklerinden ezmeye çalışmakta, şehidimizin aziz hatırasını taciz etmektedirler.[1]