Mahsun Kırmızıgül'ün "Beyaz Melek"ten sonra yönettiği ikinci filmi olan "Güneşi Gördüm", senaryosu ve verdiği mesajlarla kendinden fazlasıyla söz ettireceğe benziyor. 7 Mart'ta kapalı gişe gösterime giren film Türkiye'deki sinema geleneği açısından da yenilikler ifade eden birtakım öğeler içeriyor.
Nitelikli Bir Görsellik…
Kars'a bağlı bir köyde geçen gerçek bir öyküden hareketle 6 milyon TL bütçenin harcandığı filmin çekimleri Yunanistan, Bulgaristan, Norveç, İsveç, Danimarka ve Kars'ta boşaltılmış bir köyde yapılarak tamamen gerçek mekânlarında çekilmiş. Bulgaristan'dan kiralanan savaş helikopterleri ile yapılan çekimler, çağdaş Batı sinema geleneklerinde sıkça kullanılan havadan çekim tekniği ile gerçekleştirilmiş. Müziğini de daha önce büyük sinema filmleri için ürettiği film müzikleriyle adını duyuran Prag'daki senfoni orkestrasından temin eden "Güneşi Gördüm", çekim teknikleriyle Türkiye sineması için olumlu addedilebilecek farklılıklara imza atan başarılı bir film mesabesinde.
Ayrıca "Güneşi Gördüm"e dair kaydedilmeye değer bir diğer not da şudur ki, filmin çekimlerinin bir kısmının yapıldığı ve yukarıda adlarının sayıldığı ülkeler filmin insan kaçakçılığı gibi mesajlar barındıran senaryosunu etkili bulduklarından dolayı filme 300 bin Euro ile destekte bulunmuşlardır.
Çok Yönlü Mesajlar…
Filmin konusu ve vermek istediği mesaja gelirsek, 25 yıldır kangren haline gelen ve Türküyle, Kürdüyle Türkiye toplumunu derinden sarsan; binlerce kişinin ölümüne, on binlerce insanın göçüne ve milyarca doların heba edilmesine sebep olan kirli savaşı konu edinen film boşaltılan bir köy ve aile fertlerinin başından geçenleri işliyor.
O topraklarda yaşayan bir aile üzerinden mayınlar arasından geçen bir hayatın ve iki ateş arasında kalmanın ezilmişliği filme yansıtılmak istenen ana mesajlardan…
"Mesajlar" diyoruz; çünkü filmin ana mesajı Türkiye'nin sosyal bir kangrene dönüşen yarası Kürt sorunu olsa da yönetmen aynı filme birden çok mesaj sıkıştırtırmayı başarmıştır. Kadın, eğitimsizlik, geri kalmışlık, göç, insan kaçakçılığı vb. birçok sosyal sorunu mezcederek aynı anda işleyen filmde Kırmızıgül, aynı zamanda Huzur Evlerindeki huzursuzluğu işlediği Beyaz Melek'e adeta zeyl düşercesine Güneşi Gördüm'de adeta bir toplama kampı görünümünde olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na da projektörlerini tutmuş…
Filmin verdiği mesajda devlete ve dağdakilere karşı dengeli davranılması, çatışma sahneleri ve yol açtığı sonuçların tarafsız bir bakış açısıyla aktarılma çabası göze çarpan bir diğer olumluluk...
Davut isimli babanın dağdaki oğlunun ailesini görmek üzere bir grup teröristle köye inip eve gelmesi esnasında evde askerden izne gelen diğer kardeşiyle karşılaşması sahnesi oldukça dramatik… Asker tarafından da "devletin şefkatli kolları" ya da "yüce Türk adaletine sığınma"sı üzere baskılara muhatap olan baba ve bağrı yanık ananın bütün istek ve yakarışlarına rağmen teslim olmamaktadır terörist. Tam da bu ayrılık esnasında askerden izinli olarak evde bulunan kardeşiyle diyalogu ironik olduğu kadar da dramatiktir:
- Asker : "Çatışmada karşılaşırsak ne yapacağız ağabey?"
- Terörist: "Benim için terörist, senin için de şehit oldu derler!"
Köyü terk eden terörist grubuyla askerler arasında köy çıkışında oluşan çatışmada Davut'un terörist oğlunun ölmesi ve dere kenarına atılan cesetleri teşhis için babasının getirilmesi üzerine babanın feryadı ile aynı çatışmada ölen askerin ailesine "oğlunuz şehid oldu" bildirimi sonrasında anne feryadı sahnesinin artarda gelmesi filmin dengeli/tarafsız yaklaşımının bir diğer göstergesi…
Film sonrasında dağdan inenleri bildirmedikleri gerekçesiyle bir yarbayın komutasındaki askerlerle köye gelmesi ve köy halkına buranın boşaltılması gerektiği emrini vermesi üzerine ucu belirsiz yolcuklar başlar.
Aynı aşiretten bir aile bin bir zorlukla insan tacirlerinin kamyonlarında Norveç'e giderken bir diğeri de istanbul'un varoşlarında yaşam mücadelesine başlar…
Norveç'te onları karşılayan dayıları ülkenin gidişatı ile ilgili ufak değerlendirmenin ardından Diyarbakır Cezaevinde başından geçenlere, yaşanılanlara ve darbecilerle ilgili birkaç gönderme yapması Türkiye'deki genel izleyicinin alışık olmadığı sahnelerden…
Sonuç Yerine
Türkiye'de süregelen bir sosyal trajediyi bir ailenin dramatik öyküsü ve çeşitli olaylar örgüsü etrafında aktaran "Güneşi Gördüm" filminin Türkiye sinemasında kendi çapında radikal bir çıkış yaptığı söylenebilir. Devleti eleştirmeyi bu kadar açık yapabilen film, Türkiye sinema geleneğinde pek alışık olunmayan bir niteliği ifade etmekte… Ve hiç şüphesiz ki bu film izleyici kitlelere süregelen kirli savaş, Kürt sorunu ve bunun asıl müsebbibi olan militarist zihniyete dair ciddi sorular sordurtma ve duyarlılıkları besleme niteliğine haiz bulunmaktadır. Ne var ki son üç beş yıllık kısmi yumuşama ortamında değil de mesela 10-15 yıl önce çekilmiş olsaydı bu film halklarımızın sürüklendiği milliyetçi gerilim ifsadının aşılmasına büyük bir olasılıkla daha yoğun katkılarda bulunabilirdi.
Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var ki, Kırmızıgül'ün filmin başından sonuna kadar çok belirgin bir şekilde işlediği "travesti" tipolojisi de filmin ciddiyetiyle bağdaşmamış ve gerçekliği de gölgelemiştir. Ailenin 20/22 yaşlarındaki genç üyesi "Qado" (Türkçe karşılığıyla Kadir) travestiliğe mütemayil bir karakter olarak betimlenmiş ve yazık ki filmin adı ile de özdeşleşmiş. Halbuki geleneksel Kürt yaşamında "travestilik" ifsadını belli bir yoğunlukta gözlemlemek mümkün olmasa gerektir. Diğer yandan bunun yerine göçün, zorla göçertmenin yol açtığı bir ifsat türü olarak fuhşa zorlanan bir kadın karakter işlenseydi belki bu hem gerçekliğe ve hem de filmin ciddiyetine daha uygun düşebilirdi. Ancak belli ki geniş dinleyici kitlesi arasında travestiler de bulunan Kırmızıgül onlara da göz kırpma yoluna gitmiş!
Bununla birlikte bu önemli filme imza atan Mahsun Kırmızıgül'ün tutarsızlıklarını da es geçmek mümkün değildir. Hatırlayacak olursak Kırmızıgül, Kürtçe klip yapma isteği üzerine çeşitli mağduriyetlere maruz kalma sürecinde Ahmet Kaya'yı haksız bulduğunu açıklamış ve bu medyaya yansımıştı. Bununla birlikte düşünüldüğünde gösterdiği bu radikal tutumunun onda birini Ahmet Kaya'ya Magazin Gazetecileri Gecesinde çatal bıçak fırlatılması, küfür edilmesi ve linçe kalkışılması esnasında göstermemesini ve Serdar Ortaç gibi bir şarkıcı müsveddesinin sahnede 10. Yıl Marşını coşkuyla söylemesi esnasında alkış tutmasını ve salonu terk etmemesini nereye oturtabiliriz?! Yoksa sanatçılar arası kıskançlık, çekememezliğe mi?
Sonuç olarak şüphesiz ki Kırmızıgül "Beyaz Melek"te ortaya koyduğu başarıyı "Güneşi Gördüm" ile ileri bir noktaya taşımıştır. Ve elbette ki sinema sektörü açısından adeta mayın tarlasını aratmayan Türkiye'nin can yakıcı sosyal sorunlarını işlemekle hem cesur davranmış ve hem de suya-sabuna dokunmayan sanatçılar zümresinden ayrışma duyarlılığını göstermiştir. Ve hiç şüphesiz ki bu film, Türkiye halkları arasında Ergenekon sürecine paralel olarak kendini hissettiren militarizmi sorgulama duyarlılığını besleyecektir. Dolayısıyla Kırmızıgül, bu yüzden tebrik ve takdiri hak etmektedir.
NİYAZİ KARAÇAY / HAKSÖZ-HABER