Hamza Türkmen, 21. yüzyılın başından itibaren Türkiye'deki düşünce yasakları ile ilgili bazı yasaların ve işkence olgusunun AB uyum yasaları doğrultusunda geri itildiğini; Ergenekon soruşturmasıyla da darbeci, çeteci devlet mekanizmasına Türkiye tarihinde ilk defa yargı yoluyla müdahale edilmeye çalışıldığını vurguladı. 2009 yaz aylarından itibaren de Alevi açılımı, Kürt açılımı ve şimdilerde de Roman açılımının gündeme geldiğini belirten Türkmen, bu sürece 2009 Ağustos ayından bu yana "demokratik açılım" dendiğini ifade etti ve bu gelişmeyle beraber Türkiye'deki Kemalist vesayet sisteminden kurtulma ve hukukileşme hedefine adım atıldığını söyledi.
Başbakan Erdoğan, Ak Parti Hükümeti'nin öncülük ettiği bu sürece meşruiyet kazandırabilmek için "devlet mutabakatına dayanıyoruz" demişti. Özellikle Kürt açılımına muhalefetteki MHP ve CHP Ergenekoncu bir ağızla şiddetle karşı çıkmıştı. O zaman mutabakat neydi?
Genel Kurmay Başkanı, TSK'nın darbeci unsurlarını korumaya çalışan ve otonomi isteyen yaklaşımına rağmen, Türk milleti tanımıyla ilgili Kemalist paradigmayı, yani Atatürk'ün tespitlerini aşan, hatta feshetmeye yönelen bir tanım yapmıştı. Bu yaklaşıma göre Türk milleti etnik ve dini temelli olmayan, kültürel temelli bir sosyal oluşum olarak tanımlanıyordu. Bu yeni Türk ulusu tanımıyla ilgili yaklaşıma, son konuşmalarında yer yer MHP ve CHP liderleri de yer veriyordu. Oysa Atatürk'ün Türk milleti tanımı etnik, yani ırk kökenliydi.
1930'a kadar Türklük, İttihad Terakki'nin yaklaşımıyla 5 bin yıllık Orta Asya kökenli sarı ırka veya kana dayanan ve sembolü bozkurt olan bir çerçevede ele alınmıştı. Bu ırk veya kan temelli Türklük tanımı Atatürk'ün "Türk Gençliğine Hitabe"sinin son cümlesinde de vurgulanıyordu: "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."
Sonra ülke insanını Avrupalı kılacak bir Türk tanımına ulaşabilmek için 1930'dan sonra Türk Tarih Tezi geliştirildi. Sümer ve Hititlere dayandırılan bu teze göre, Türklük, 7 bin yıldır Avrupalılar gibi yassı kafalı beyaz ırka mensubiyetin ifadesi oldu. Bu tezi ispatlamak için Anadolu'da Milat öncesinden bulunan insan iskeletlerinin kafatasları ölçümleri bile yapılmıştı. Hititlilere dayanan bu 7 bin yıllık Türk tanımının sembolü bu sefer bozkurt değil, Hitit Güneşi idi. Bu totem de getirilip Ankara'nın merkezine dikilmişti. Bu ırkçı tez 1935'ten itibaren ders kitaplarıyla tüm öğrencilere okutulmuştu. TSK'nın Kara Kuvvetleri marşı da bu söylemle başlıyordu: "Tufanları yaratan bit ırkın ahfadıyız."
5 veya 7 bin yıl öncesine uzanan ve pagan unsurlara dayanan bu yaklaşımdan rahatsız olan Yahya Kemal, Hilmi Ziya Ülken gibi Osmanlıcı, muhafazakâr kişiler, yeni Türk ulusu tanımı içine İslami bir renk de katmak istediler. Bu yaklaşım özellikle Nurettin Topçu ve Mehmet Kaplan'ın teorisyenliğinde Bin Yıllık Türk Tarihi olarak tanımını buldu. Bu tanıma göre Türk ulusu, bin yıl önce Orta Asya'dan gelen Oğuzlarla veya Türkmenlerle, Harran Ovası'ndan gelen İslam idealizminin Anadolu toprakları üzerinde buluşup iç içe geçmesiyle oluşmuş ve bu oluşumun adına da Türk milleti denmişti. Bu da kurgulanmış Türk ulusu tanımının dini-etnik ifadesiydi.
Türk ulusu tanımıyla ilgili bu üç yaklaşımın tartışmaları, ayak uydurulmaya çalışılan 21. yüzyıl küreselleşmesi açısından komik, oldukça tutucu ve totaliter kalıyordu. Irk ve din temelli ulus tanımları dar ve gerçeklere tekabül etmeyen tanımlardı. Ancak kültürel vatandaşlık temelli bir ulus tanımlamasıyla küreselleşmeye ve uluslararası hukuka ayak uydurulabilirdi. Devlet ricali arasında ulus tanımında Kemalizm'in ırkçı yaklaşımı örtülü bir dille terk edilmeye çalışılıyor ve çağdaş konsepte uyum sağlamaya yönelim gösteriliyordu. Ergenekoncu çizgiyle paralelleşen tepkiler ise 19. yüzyıl ırk temelli teorilerden kurtulamayan ve Türkiye'nin küreselleşme, modernleşme açısından önünü tıkayan bir anlayışa dayanıyordu. Bu tıkanıklıktan kurtulmak için ulus tanımını revize etmek veya restorasyona tabi tutmak gerekiyordu. İşte demokratik açılım da devlet mutabakatı denilen bu eğilime dayanmak istiyordu. Ama ırki, etnik Türlük tanımından ve eski anlayışlarda ayak sürümekten kurtulmak kolay olmuyordu.
Hamza Türkmen bu süreci anlamak için ilk önce Avrupa çatısı altında seküler temelde ortaya çıkan nation yani ulus olgusunun oluşum sürecinin anlaşılması gerektiğini vurguladı. Bu konuda anlatımlarda bulundu. Batı'nın oluşumuna dayanan ulus kavramının, Kur'an'da yer alan millet kavramıyla uzlaştırılamayacak olan farklılıklarını anlattı. Ulus kavramının Osmanlı-İslam toplum yapısını aşmak için ne gibi gayretler gösterildiğini, Türk ulusunun inşasının ilerlemeci, pozitivist bir modernleşme projesi olduğunu anlatan Türkmen, bu yabancılaşmaya karşı çıkan Şeyh Said ve Dersim direnişlerinin, on binlerce insanın katledilmesiyle bastırıldığını vurguladı. Resmi ideolojinin emperyalizmle işbirliğine direnen binlerce muhalif Müslüman kanaat önderinin İstiklal Mahkemeleri tarafından idam edilmesiyle muhalefetin sindirildiğini anlatan Türkmen, demokratik açılım denilen normalleşme sürecinin en azından Türkiye insanının, Müslümanların hayatını karartan Kemalizm'in sorgulanması ve ifade özgürlüğü açısından bile önemli bir gelişme olduğunu belirtti.
Konuşmacı, açılım süreçleri ile topluluğa kendi kimliğini özgürce ifade etme yolunun açılacağını ve bunun da olması gereken bir olumluluk olduğunu belirtti. Türkmen, bu olumluluğa rağmen Türk veya Türkiye ulusu olarak, seküler temelli ulus kavramının vatandaşlık temelinde yeniden restore edilmeye çalışıldığının da unutulmaması gerektiğini, bunun İslami bir açılım değil Müslümanların yararlanacağı bir açılım olacağını vurguladı. Bu hususta Rum Suresi'nin hatırlanması gerekliliğini vurgulayan Türkmen, ötekiler arasındaki inisiyatif kavgasında despot, yasakçı, işkenceci, darbeci anlayışın gerilemesinin iyi olduğunu; ama öbür tarafın da İslam'ın adaletini ifade etmediğini unutmamak ve kendi bağımsız omurgamızı, gemimizi düşüncede ve sosyal yapıda inşa etmeye devam etmemizin önceliğini ve gerekliliğini belirtti.
Uzunca süren konuşmanın içinde yer yer soru-cevap şeklinde diyaloglar da yaşandı. Sakarya'daki İlim ve Hikmet Vakfı binasında işlenen konferanstan sonra konuya sohbetle devam etmek isteyenler oldu ve konferansa katılanlardan bazıları da Hamza Türkmen'e "Ulusçuluk Çıkmazı Kürtler ve Çözüm Arayışı" adlı son kitabını imzalattılar.
Furkan Rıza / Adapazarı
HAKSÖZ-HABER




