NELER YAZDIK?

Bir Sünnet İle Dirilir Ruh-u Osmanlı

Paylaşmak İsterseniz.

İnsanlık kavim kavim gönderildi dünyaya, birbirleriyle tanışsınlar,anlaşsınlar diye. Özellikle nuh tufanından sonra ayrı ayrı ırklar türedi birden, birden fazla ten.. Hepsinin yükümlü olduğu tek şey: “Yaradanı bulup, iman etmek..” Rahmet Peygamberi (sav) gelip, muharref dinler nehy olunca kim ne tarafta belli oldu.

Hak ile batıl mücadelesi devam ederken asırlar sonra ırk üstünlüğünü tartışmaya kapatan İslam dinine aşık bir topluluk vardı. Öyle zarif bir topluluktu ki,öyle ihlaslı bir soydu ki o, tevazularını, zerafetlerini, medeniyetlerini, hak ve adaleti hep Rasul-u Zişan (sav)’den almışlardı. Dünya hayrandı onlara, melekler hayrandı Muhammed ümmetine gölge oluşlarına. Kendileri pislik içinde yaşarken, medeniyeti öğrendikleri bu topluluğa Batı da hayrandı. 

Kur’an’da vaad edilen millet onlardı. Muştu onlardı, sancak onlardaydı. Onlar Osmanlı’ydılar. Hak ve adaletten hiç sapmadılar. Nerede olursa olsun, akan müslüman kanının davacısıydılar. Ne şöhret, ne dünya yoktu gözlerinde. Başlarındaki sünnet sarığı yeterdi onlara. Kârları, bir Alim-i Rabbanî’den aldıkları muştulardı. Bir de rüyada gördüler mi Gül Sultan’ı (sav) , sarayları yıkılsa ne gam ne keder vardı. Cihâd meydanında erlerinin önünde yürür, nice dağları İslam yaparlardı. Mukaddes davanın emanetçisiydi koca Osmanlı. Kaç asır, hatrını kırmadan taşıdılar İslam’ın sancağını. Yaptıkları her iş tebaalarının hayrı içindi. Hristiyanlar dahi, imparatorluklarından kaçar Osmanlı’ya sığınırdı. Yıkmaz idi, yapmayla emrolunmuştu O şanlı erler. Yalnız, İslam “dur” deyince ileriye gitmez,gidemezlerdi. Ne olduysa, şalvarıyla İstanbul’u fetheden Fatih(rh)’ın soyu, Payitaht’a avrupai giyimi getirip mübarek sarıklarını terk edince oldu. Bir kere başlamıştı Avrupa’dan medeniyet(!) ithalatı. Neler gelmemişti ki kafir diyardan, Müslüman toprağına. Koca Osmanlı’nın çöküşü, Avrupa’dan alınan ‘medeniyet sanılan kölelikle’ iyice hızlandı. II. Abdülhamid Han direniyordu, zararın mümkün yerinden dönmek istiyordu. Engellenemeyen Avrupa akımı ve akıma kapılan taze gençler derdiydi O’nun. Faydasız ‘hürriyet’ çığlıkları O’nun döneminde atılmıştı. Kime isyan ediyordu bu gençler? İstibdat dedikleri, Allah’ın kanunları mıydı? Hüzün hakimdi son nefesine kadar Abdülhamid Han’da..Hiç yılmamış,yeniden güçlü ve imanlı bir Osmanlı’ya kavuşmak için çırpınmıştı. Lakin sonuç vermedi. O hüzünle gözlerini kapatınca Beylerbeyi Sarayında..kutlamalar eşliğinde hilafet sancağı ağlıyordu. Son kurtarıcı son soluğunu verince… Osmanlı… âh Osmanlı… O da verdi son nefesini Sultan’ının peşinde.

Demir parmaklıklar ardında koca bir tarih, koca bir kültür, koca bir medeniyet, koca bir devlet, koca bir ruh esir oldu. İslam alimleri, o günden bugüne, -dinin hapsolduğu günlerde bile- umutla o esaret kilidini kıracak yiğidi beklediler. Hala beklemekteler.. Bir küçük taviz ile esir edilen o ruhun, “Allah’ı razı edecek bir hareketle” hapsolduğu hücreden, bütün acıların hırsıyla çıkıp yine aynı ihtişam ve hakimiyetle İslam sancağını göklere çıkaracağına kalbî eminler.

Şanlı bir maziye sahip milletin, şanlı bir geleceği mutlaka olacaktır. Bu ‘ruh’ küçük görünen bir tavizle esir olduğu gibi, küçük görünen bir sünnetin ihyası ile de hürriyete kavuşacaktır. O ihtişamlı Osmanlı ruhuna hasret duyan her fert, yalnız Allah Rasulü(sav)’in izinde vuslata erileceğini de bilir ve elbet üzerine düşeni yapar.

Haydi! Hep beraber, halis niyetlerimizle bir yerden başlayıp diriltelim RUH-U OSMANLI’yı !  

Ebrar Esma Author
×
Ebrar Esma Author
Latest Posts