KUDÜS

Uyanın!

Paylaşmak İsterseniz.

”28 Ramazan’da İsrail, Mescid-i Aksa’ya saldıracak!”

Bu cümle Ramazan’ın başından beri içime oturmuştu. Korkuyordum, çok korkuyordum. Hani bir anne evladının başına gelebilecek olası kötülüklerden dolayı endişe duyar da, ne yapacağını bilemez ya… öyle korkuyordum. Ramazan’ın sonlarına doğru yaklaştıkça, Allah’a daha fazla nasıl yalvarabilirim diye kendimi sorgulayışlarım artıyordu. Bu olası tehlikeyi nasıl duyurabilirdim ki insanlığa? Çünkü insanlık susuyordu, sağırdı insanlık…

2018 yılında gerçekleştirdiğimiz Kudüs yolculuğumuzda bize adeta rehberlik eden, kendini Kudüs’e adamış, yıllardır orada yaşayan, Bingöllü, kocaman yürekli Mesut abimiz hemen her Cuma yaptığı canlı yayınla bizi Kudüs’e götürür, bir nebze olsun hasretimizi giderir, yüzümüzü güldürür, Cumamızı Cuma ederdi.

Yine öyle bir Cuma’ydı. Heyecanla o canlı yayını bekliyordum. Cuma, müminin bayramıdır ya hani, benim çocuk kalbimin bayramlığı da o canlı yayında Aksa’mı doya doya seyretmekti.

25 Ramazan 1442 Cuma…Daha sabahında uyku tutmamıştı beni, bir şeyler hissediyordum…

Saat 04.46 idi. Sabah namazını kıldım, müezzinin ”hayyal el felah” nidasına sığındım ve sonra oturup bir şiire ağladım… ”Gazzeli Yusuf, oğlum…” diye başlayan mısralara gözyaşlarımı bıraktım. Sonra Mesut abi beklenen o canlı yayınları yaptı gün içinde, içim huzurla doldu. Bu huzurla Ramazan’ın Cumalarını değerlendirmek adına bir grup liseli gençle yaptığımız online tefsir dersine hazırlanıyordum. Derken, Mesut abinin tekrar canlı yayın başlattığı bildirimi geldi. ”20 dakika daha doya doya Aksa’mı seyretsem, derste dilimin bağı çözülür, Aksa’m gözüme fer, dizime derman olur” diye düşünerek açtım canlı yayını… Gülen gözlerle açtığım o yayını ağlayan gözlerle izledim. Gözümün feri söndü, dizimin dermanı kesildi. Ciğerimi söktüler sanki. İçimdeki o korku vardı ya hani, annenin evladına duyduğu o korku…İşte o korku bütün iliklerime kadar işlemişti. Gözümün nurunu, gönlümün huzurunu incitiyorlardı.

İsrail saldırılara başlamıştı.

Derse girdik; gözyaşlarıyla, fetihlerle kıyama durduk. Ne yapabilirdik ki o an duadan başka… Elimiz kolumuz bağlıydı sanki… Ah.. Aksa’nın bahçesinde dolaşan ambulansların siren sesi yüreklerimizi inletiyordu.

Kadir gecesiydi…Kur’an’ın indiği o kutlu gece…Saldırılar durmuş, İsrail güç gösterilerini yapmış, müminlerse duruşlarından hiç taviz vermemiş Kıble Mescidi’nden Kubbetüssahra Mescidi’ne kadar kıyamdalardı. Öyle bir tabloydu ki gördüğüm, günlerdir içimi kemiren o korkunun ardından adeta şu mısraları haykırıyordu yüreğime:

”Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır.
Yanmışsam, külümden  yapılan bir hisar vardır.
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.”

O gece de sabaha kadar dualar ettik. Zalimler için ”ya Kahhar”, kardeşlerimiz için ”ya Hafîz” dedik, secdeye kapandık.
Ve o beklenen gün gelmişti;28 Ramazan 1442…

Saat 03.52…Mesut abi yine canlı yayındaydı. Bugünü bekleyen Müslüman kardeşlerimizin her biri Aksa’nın bir köşesinde nöbet tutarak yapıyordu sahurunu. O altın kubbe manzarasına kurulan sahur sofrası var ya… Vallahi en güzel, en doyurucu sahur sofrasıydı, en büyük nimetti. Orada olanlarla beraber Mesut abi sayesinde, bizler de onlar kadar olmasa da midemizle birlikte yüreklerimizi de doyurmaya çalışıyorduk.

Ve saat 04.36… Mesut abi işgalci İsrail askerlerinin yavaş yavaş geldiğini söylüyordu.
Yayındaki görüntüyü mü merak ediyorsunuz? Filistin’in mücahidleri, mücahideleri kıyamdaydı…
Saatler geçiyordu…
06.14 / Aklımızla, kalbimizle, dualarımızla nöbetteydik.
06.30 / Fetih suresinin her bir ayeti boğazımda düğümleniyordu.
Gözlerim gidiyordu uykusuzluktan, ama canla başla, heyecanla ayakta duranları gördükçe kapanan gözlerimden utanıyordum.
Ve işte o an…Mesut abinin bağırışlarıyla aniden ayağa kalkıyorum. ”Allah-u Ekber” nidaları yüreğimde inliyor.
Herkese bağırmak istiyorum. İnsanlar uyuyor. “ALLAH İÇİN UYANIN!” diyorum, kimse duymuyor.

Uyanın! Taşlar silahlarla savaşıyor… Uyanın! Onurumuz, şerefimiz, namusumuz, göz bebeğimiz ölüyor diyorum kimse duymuyor.

Saat 08.50… Mescid-i Aksa’da ortalık savaş alanına dönmüş durumda.
10.26 / Baskın değil, katliam var Mescid-i Aksa’da…
Uyanın! İşgalci bir Yahudi arabasıyla zalimce Filistinli kardeşlerimizi eziyor.
10.35 / Uyanın! işgalci askerlerin ayakları altında inleyen çocuklar var… Sedyenin üzerinde anneler, babalar, dedeler… Uyanın, Allah için uyanın diyorum, kimse duymuyor.

Mescid-i Aksa minarelerinden bir feryat eşlik ediyor feryadıma:
”Nerede Selahaddin, nerede Müslümanlar, şerefim çiğneniyor.” nidaları yürekler parçalıyor ama yine duymuyorlar…

Kudüslü bir anne dünyaya sesleniyor: ”nerede İslam alemi?’ Bu nazilerin elinde bizi yalnız bıraktınız. Bizi bunların eline bırakanlara lanet olsun!” diyor duymuyorlar.

Haremimize saldırıyorlar… Kıble Mescidi’nin canı yanıyor, camlarını kırmışlar… Uyanın! Mabedimin göğsüne namahrem eli değdi diyorum, duymuyorlar.
Saat on ikiye geliyor…Uyanıyor insanlık yavaş yavaş. Ama bazıları ”Allah yardımcıları olsun” deyip tekrar uyuyorlar.
Ağlıyorum…Ruhum bedenimden ayrılıyor, duyduğum bazı cümleler karşısında… Uyanın! Feryatlarımın altında eziliyorum.
Cümlelerin boynu bükük, kelimeler yetersiz… Ama susamıyor, birkaç satır iliştiriyorum beni duyabilecek insanların gözleri önüne:
“Allah yardımcıları olsun” değil, “Allah yardımcımız olsun!”
Bunu söyleyip rahatça sıcak yataklarında uyuyabilenler var ya, vallahi Allah hesabını soracak!
Yıkılmaya çalışan bizim kutsalımız! “Allah-u Ekber” nidalarıyla canla başla mücadele edenler bizim Müslüman kardeşlerimiz!

Ben burada gördüğüm, duyduğum bazı cümlelerle yaralanıyorum, Mescid-i Aksa zalimin ateşiyle yaralanıyor.
Ah.. her yer savaş alanına dönmüş. Benim gittiğimde dokunmaya kıyamadığım o Efendimiz zamanından kalma taşları, işgalciler devirmeye çalışıyor. Kudüs TV muhabiri soluk soluğa… Ekrandan taşları okşuyorum. Ben yaralıyım, dağ taş yaralı, ümmet yaralı… Eyyub as ın duasına sığınıyorum:
“Ya Rabbi! Bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
Sanki duam kıyam oluyor birden… Bir direnişin ardından kutlu bir namaz kılınıyor.
Az önceki savaş alanından eser yok. Henüz on üçünde on dördünde küçücük çocuklar yine taşlarla silahları yenmiş, anında sarmışlar mescidimizin yaralarını ve hemen kıyama durmuşlar…

Allah-u Ekber!
77 kişiyle takip ettiğimiz canlı yayını milyonlar takip ediyor… Sesimizi duyanlar var…
Kocaman bir hamd kaplıyor içimi. Ama işgalci İsrail durur mu?
Zulme devam… İki çocuk hastanede kanlar içinde…
O çocuklardan af diliyorum. Susanlara öfkeliyim… Ah be çocuk diyorum, affet…Senin sapan taşınla verdiğin mücadeleyi, insanlık hakkı haykırmak için bile veremedi, affet…
Yüreğimizde tüm zamanların en hüzünlü kelimesi: Kudüs…
Çiçek gibi şehrin çiçekleri soluyor…
Duramıyordum… O çiçekler gözümüzün önünde bir bir soluyorken, ben burada böyle duramıyordum.
Yine yükseldi sesim… Sesim kısılana, içimdeki yara biraz olsun kabuk bağlayana kadar bağırdım:
“#KudüseYürümekİstiyoruz”
Sesime ses katanlar da oldu, Furkan suresi 63. Ayette Rabbimizin emrettiği gibi “selam” deyip geçtiklerim de…
Yaram mı? O yara ancak, kendimi çağlayan bir ırmağa bırakıp memleketime yeniden vardığımda kabuk bağlayacak.
Ne zaman ki Kudüs bana “artık gelme vakti, o vakit geldi de geçiyor” diyecek, ben bir kum fırtınası misali ona varacağım, işte o vakit yaram kabuk bağlayacak.
Hanzala olup yalınayak koşarak varıp eşiğine alnımı koyup, duvarlarına dokunduğumda, gidemediğim günler adına İslam’ın güneş yüzlü çocuklarından özür dilediğimde, onları kucakladığımda, murabıtlarına murabıtalarına Eyyubi müjdesini ulaştırdığımda kabuk bağlayacak…
Şimdi o yara Aksa’da yanan kocaman bir ağaç gibi bağırıyor içten içe:

“Yetiş ey keştibânım, büsbütün deryâda yangın var,
Değil deryâ yalınız cümle hep sâhrada yangın var.”

Melike Soslu Author
×
Melike Soslu Author