NELER YAZDIK?

İstanbul Sözleşmesi’ne Dair Açıklamamız

Paylaşmak İsterseniz.

Uzun bir süredir gündemdeki yerini koruyan, tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde tartışmalı hususlarla ilgili birkaç maddeyi incelemekte yarar görüyoruz.

Madde 12/1 Genel Yükümlülükler

“Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.

Sözleşmenin kaldırılması isteklerinin temelinde yatan “toplumsal cinsiyet” kavramı Sözleşme m.3/1-c ‘de “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler” olarak tanımlanmıştır. Tahrif edilmemiş toplumları sosyal anlamda şekillendiren esas itibarıyla toplumu oluşturan bireylerin inançlarıdır. Türkiye bazında baktığımızda, ezici çoğunluğu Müslüman olan bu toplumun şekillendiricisi İslam dini olmakla birlikte İslam inanç ve esaslarına göre her insan fıtrat üzere doğar. Dolayısıyla cinsiyetler toplumun biçtiği kurmaca roller üzere değil, fıtrat gereği ve İslam dininin insanlar tarafından uygulanagelen buyrukları üzere şekillenmiştir. Bir tek Türkiye ve İslamiyet için değil, aslını kaybetmemiş hangi topluluğa bakarsanız -ki günümüzde İslam’ın egemen göründüğü toplumlar dahi aslını yansıtmamaktadır- sanatları, kültürleri, mimarileri, aile içi yaşayışları bir inanç sistemi üzerine kuruludur. Zira günümüzde “gelenek” dediğimiz kültür birikimlerinin de aynı inanca sahip topluluklarda benzerlik göstermesi tesadüf değildir. Bununla birlikte yine tahrif edilen toplumlara baktığımızda inançların doğrudan olduğu kadar aile üzerinden de yıkıma uğratıldığı yadsınamaz bir gerçektir.

Madde metnine göre, taraf ülkeler toplumsal cinsiyete dayalı törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların (din, ahlak, aile içi roller) kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri almakla mükellef tutulmuştur. “Kökünün kazınması amacı” güdülen değerleri bir önceki paragrafta izah ettiğimiz inancıyla, madde metninin devamında gelen “kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesi” ile ilgili kısım üzerindeki tartışmalara değineceğiz. Cinsiyetsizleştirme minvalinde, sözleşmenin feshedilmesi ve feshedilmemesi gerektiğini savunanlarca farklı argümanlar geliştirilmiştir. Feshedilmemesi yönünde beyanat veren muhafazakar kişi ve kurumlara baktığımızda, “sözleşmeye içeriğinde olmayan anlamlar yüklenildiğinin” ileri sürüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncede olanların gerekçeleri ise, esas itibarıyla, sözleşmenin kadın ve erkeğin biyolojik özelliklerinden bağımsız olarak sosyal ve kültürel olarak dayatılan rolleri üzerinde bir düzenleme ihdas ettiğidir. Ancak LGBTQ+ aktivistlerine kulak verdiğimizde cinsiyetin bir cinsel “tercih” olduğu iddialarıyla karşı karşıyayken ve insanların tercihlerinin sosyal ve kültürel ortamlarından bağımsız şekillenemeyeceği de aşikarken, muhafazakar ideolojideki sözleşme savunucularının savları mesnetsiz birer kelime topluluğundan öteye gitmeyecektir.

Madde 12/5 Genel Yükümlülükler

“Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.”

Birçok maddede yer alan “herhangi bir şiddet eylemi” Sözleşme m. 3/1-b ‘de “aile içi şiddet” tanımı içerisinde psikolojik şiddeti de kapsamak suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Fiziksel ve cinsel şiddet konusundaki dirence müttefik olmakla birlikte ekonomik şiddeti de gölge ardında kalan bir sorun olarak değerlendiriyor ve burada esas tartışılması gerekenin psikolojik şiddet kavramı olduğunu düşünüyoruz. Zira Sözleşmenin bütününü değerlendirdiğimizde psikolojik şiddetin muğlak bırakılmadığını, aksine “kültür, din, gelenek, namus” kavramlarının içini dolduran değerlerin psikolojik şiddet olarak ele alınmasının önünde hiçbir engel bırakılmadığını ve dahi bu kavramların hususen “psikolojik şiddet eylemine” dahil edildiğini görüyoruz.

Madde 14/1 Eğitim

“Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.”

Yani cinsel kimlik gelişimini tamamlayan çocukların, ki bu da Freud’un analizine göre 0-6 yaş aralığındadır, öğrenme kapasitelerine göre uyarlanacak şekilde ilkokul müfredatlarına “toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri” dahil edilebilecektir. Her ne kadar sözleşmenin teşvik unsuru içerdiği şiddetle eleştirilse de, teşvik etmek için doğrudan özendirmenin gerekli olmadığını, normalleştirilen anormalliklerin henüz kendini dahi farkında olmayan zihinlere işlenmesinin cinsiyetler üzerinde olumsuz etkileri olacağı endişesini taşıyoruz.

Madde 3/1-f Tanımlar

“Kadın” terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.”

Madde 26/2 – Çocuk tanıkların korunması ve bunlara destek sağlanması

“Bu madde uyarınca alınacak tedbirlere bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet olayının çocuk tanıklarına, yaşlarına uygun psikososyal danışmanlık hizmeti dahil edilecek ve söz konusu tedbirlerle çocuğun menfaatlerine uygun olarak gereken ilgi gösterilecektir.”

Madde 45/2 – Yaptırımlar ve tedbirler

“…Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.

Söz gelimi, karısına/kocasına İslam’ın gerekleri ve zaruriyetleri noktasında telkinde bulunan kişinin eylemi psikolojik şiddete dahil edilebilecek olup aynı şekilde 18 yaş altını da “kadın” statüsünde kabul edip güçlendiren bu sözleşme kapsamında, ailenin çocuklarının üzerindeki dini, cinsi ve türlü konularda yükümlülüklerine devlet eliyle müdahalede bulunulabilecektir.

Konuyla ilgili “ülkede her kanun uygulanıyor mu ki bunun sıkıntılarına bu kadar takıldınız?” diye dolaşımda olan ezber bir cümleyle karşılaşıyoruz. Ancak bu sözleşmenin feshini savunanlar zaten kadın hakları zırhının sözleşmeye maksatlı olarak giydirildiği ve asıl maksatın, toplum köklerine yavaş yavaş salınabileceği gibi vakti gelince bir anda da zuhur edebileceği düşüncesine sahiptir. Kaldı ki, bugün bile uygulamadaki hemen her kanunun boşluğu kişiler tarafından kötü niyetle kullanılırken maksatlı hazırlandığı düşünülen ve olası ağır neticeleri barındıran bu sözleşmenin kullanılmayacağını yahut kullanılacak olsa dahi faydasının daha üstün olduğunu söylemek ya vurdumduymaz ya da art niyetli bir yaklaşım olacaktır. Mevzubahis maddelerin halihazırda katı bir şekilde uygulanmıyor oluşu, uygulanamadığı veya ileriki dönemlerde uygulanmayacağı anlamını taşımaz. Bunu gündemde tutanlar, “sözleşmeye rağbeti artırdıkları” gerekçesiyle eleştirilirken dünyada olup bitenin görmezden gelindiği ve yakın geçmişin unutulduğu yahut önemsenmediği düşüncesindeyiz. Belki birçoğumuz bizzat şahit olmasak da bu ülke yasakçı zihniyetin uygulamalarıyla kitapların toprak altında saklandığı zamanları gördü. Kaldı ki, malum hadiseler ülke içerisindeki düzenlemelerle vuku bulmuştu; sözleşme ise uluslararası olduğu için ülkelerin diyaloglarına binaen bağlayıcılığı (dolaylı olarak) kanunlardan daha yüksek bir kaynaktır. Ezcümle, sözleşme içeriğinin yöneticilerin insafına bırakılamayacak kadar önemli hususları düzenlediğini düşünüyoruz.

Bununla birlikte, “sözleşmenin uygunsuz kısımlarına çekince ileri süreriz” ya da “ sözleşmenin kusurları uygulama yasalarıyla bertaraf edilebilir” gibi düşünceler ve yorumlarla karşılaşıyoruz. Ancak çekince ileri sürülebilecek maddeler Sözleşmenin 78. Maddesinde sınırlı olarak belirtilmiştir ve çekinceye müsaade edilen maddeler ile endişe duyduğumuz konular kapsam dışında bırakılmıştır. İkinci olarak, bu Sözleşme’nin uygulanmasına yönelik 6284 sayılı Kanun halihazırda yürürlüktedir ve fakat daha öncede ifade ettiğimiz gibi yasalar, uluslararası anlaşmaların önüne geçemez. Zira geçebiliyor olsaydı yani sözleşmeyi kanunlar ile istediğimiz gibi revize edebilecek olsaydık zaten sözleşme kalksın/kalkmasın tartışmaları söz konusu olmazdı.

“Kusursuz değil ancak daha iyisi gelene kadar en iyisi bu” denilen metnin kusur boyutu aile minvalinde hasara yol açacaksa, dini değerlerin tahribatını mümkün kılacaksa sözleşmeyi ehven-i şer olarak görmek dillerden düşmeyen “neslin imar ve inşası” ile çatışan bir tutum olacaktır.

“Tamamen kendi kültürümüze uyumlu bir sözleşme arayacaksak imzalayacak sözleşme bulamayabiliriz.” demek suretiyle, kurtuluş ve yeniden kuruluş için uluslararası sözleşmelerden ve dolayısıyla Batı’dan medet ummak, Batı güzellemesiyle milletin kapasitesini reddetmek, Tanzimat’tan bu yana süregelen kendini yetersiz ve aşağı görmeye eğilimli yapıyı besleyecektir.

Medeniyetler kültürel birikimleriyle var olur. Muhtelif konu ve içeriklerde kültürlerin etkileşimleri ve sınırlı menfi sonuçları hoş görülebilir ancak mevzubahis aile ve gençler olunca “kelimelere takılmamak gerektiğini” söylemek toplumun değerlerine saldırıyı farkında olup göz yummaya eş değerdir.

Demokrasi götüreceğiz diye girdikleri her toprakta kan akıtan medeniyetlerin (!) değerleri, doğruları ve ölçüleriyle toplumsal huzur ve barış ortamı sağlanamayacağı su götürmez bir gerçektir. Gerek sözleşmenin feshini savunanlar gerek feshedilmemesi gerektiğini savunanların içerisinde bulunduğu ve kitleleri harekete geçirdiği kaos ortamını ve tüm bu tartışmaları sona erdirmek için yerli ve milli olduğu iddia edilen sözleşme metninin, yerli ve milli olduğuna inanılırlığı yüksek bir kanun metnine dönüştürülmesi gerektiği kanaatindeyiz.