İZ BIRAKANLAR

Mehmet Akif Ersoy

Paylaşmak İsterseniz.

Dava insanı..Ümmetin ve milletin problemleriyle ilgilenen onlara çözümler getiren . Vatan sevgisinin imandan olduğunu söyleyen ,Müslüman kimliğin tembel, vurdumduymaz, haksızlığa ses çıkarmamakla olamayacağını vurgulayan , Müslüman kimliğin varsa ilmin de hareketinde olmalı görüşünü savunan bir dava adamı. 1873’te doğan Mehmet Akif 1936’da İstanbul’da vefat eder. Cenaze töreni, soğuk bir kış günü, çok kalabalık bir vatandaş katılımıyla gerçekleştirilir. Akif’in eller üzerinde taşınan cenazesi, halkın yoğun katılımıyla, Edirne Kapı mezarlığına defnedilir.

Kendi cümleleriyle ve onu tanıyanların anlatımıyla yani alıntılarla Mehmet Akif nasıl biriydi ?

“Akif hem fikir hem de faaliyet adamıydı. Akif’in hayatı tek düze bir hayat değildi. O bazen Baytar Mektebinde, bazen Ziraat Bakanlığında, bazen Teşkilat-ı Mahsusa’nın isteğiyle Necid çöllerinde, bazen Berlin’de ve Anadolu’nun köy, kasaba, il ve ilçelerinde halkı aydınlatırken görülür. Çünkü milletin hali ve vatanın kurtarılması, onun yüreğini yakan milli onur meselesiydi.”

“Akif’in dini tutum ve davranışları, dinin emir ve yasaklarına uyan, bu uğurda her türlü riski göze alan, bir şahsiyet yapısına sahip olduğunu ortaya koyar. Hz. Peygamber’in “haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” hadisine, onun kadar yürekten bağlanan ve uygulayan bir insanı günümüzde bulmak oldukça zordur. O, bizzat kendisi değil, başkaları haksızlığa uğradığı için bile hem Ziraat Nezaretindeki hem de Darülfünun’daki görevinden istifa etmiştir.”

“Akif başkalarını taklit (mukallit) edenleri sevmezdi. O, kendi olmayanlara kızardı. “benzemek” sinirlendiği şeydi, hayatının önemli bir kısmı bu öfke den ibarettir. O, bilhassa ‘Batı’ taklitçiliğine karşıdır. Onun için önemli olan şekilcilik değil öz. Akif’e göre, ilim ve san’at kendi benliğimizden kopmadan alınmalıdır. Aksi takdirde kurtuluş ümidi yoktur. Batı’dan alınması gereken ilim, fen ve san’attır. Akif, çalışmayı ibadet sayan İslam dinin mensuplarına, çalışmaları için devamlı ikaz eder”

“Akif doğru bulmadığı bir davranışla karşılaştığında görmezlikten gelerek geçip gitmezdi. O, bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Koyun Pazarından geçiyordum. Orada bakkallık eden yaşlıca mollalardan birine selâm verdim. Başı ile şöyle bir işaret ederek arkasını döndü. Canım sıkıldı. Kendisini bir kenara çektim. ‘Senin hıfzın vardır. Bak, Allah Kur’an’da ne diyor’ dedim. Sonra ‘Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin…’ (Nisa: 86) Ayetini okuyup manasını anlattım. İşte Müslümanlık da bu, medeniyette bu dedim”

“O, milletin eğitim, öğretim ve mekteplerle ilgili görüşünü ve muallimleri açıkça eleştirir. Ne hamiyetsiz (milli onur ve haysiyetsiz) adamlar, ne sorumsuz babalarız ki, mevcut mekteplerimizi işe yarar hale getirmek yahut yeniden adamakıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek evlatlarımızın, ciğerparelerimizin terbiyesini o istikbalin hayalinden bile ürken birtakım yabancılara bırakıyoruz! Zengin, orta halli, züğürt elhasıl hepimiz mektepsizlikten, hepimiz maarifsizlikten şikâyet ediyoruz, fakat hiçbirimiz bu derdin çaresini bulmak istemiyoruz. “Yedi bacanak gidiyorlarmış, saatlerce süren sükût canlarını sıkmış. ‘bir adam olsa da lâf etsek!’ demişler”. Biz de tıpkı böyleyiz. Milyonlarca insan bir yere toplanmışız. ‘Ah bir sâhib-i hayır çıksa da çocuklarımız için mektep açsa diyoruz.”

“Bakıyorum, ayrı- ayrı pekiyi adamlarız. Bizi medeniyette dünyalar kadar geri bırakan milletlerin efradında bizdeki büyüklükler yok. Sonra bakıyorum, bir yere gelince bir hey’et-i içtimaiye teşkil edemiyoruz; çünkü o terbiyeden mahrumuz. İşte bizim muhtaç olduğumuz terbiye asıl bu ikinci terbiye olacak”

Ona göre istiklalini kaybeden bir ülkede İslamiyet de hakkıyla yaşanamaz. Seyit Ahmet Arvâsi de benzer duygularını “Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk Milleti ve onun devleti güçlüyse İslâm dünyası da güçlüdür” şeklinde yansıtıyordu.

“Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm’ adıyla Kur-an’ı Kerim’e Türkçe meal yazan Hasan Basri Çantay Mehmet Akif’le ilgili olarak: “Evet, ona tam bir İslam şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi”

“Balkan yenilgisinden (daha doğrusu Balkan felaketinden) kısa bir süre sonra Türk ordusu nasıl oluyor da kendinden kat-kat güçlü devletlerin orduları karşısında zaferler kazanabiliyordu? Çanakkale Zaferinde şüphesiz birçok çaba ve gayretten söz edilebilir ama zaferi kazanacak olan millet ve ordu için moral-motivasyon çok önemli idi. Bunu Akif çok iyi biliyor ve şöyle sesleniyordu:

Korkma!

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harim-i namusun?

Meğerki harbe giren son nefer şehit olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa afakı bir kızıl sarsar (şiddetli, gürültülü rüzgâr);

Değil mi cephemizin sînesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

Değil mi sinede birdir vuran yürek…Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu  cephe sarsılmaz!

(Ersoy, 2006: 325).

Yılman ölümden, yaradan askerim;

Orduma “gazi” dedi Peygamberim.

Bir dileğim var ölürüm isterim:

Yurduma tek düşman ayak basmasın..

Amin desin hep birden yiğitler, “Allahuekber!” gökten şehitler.

Amin! Amin! Allâhuekber!

Türk eriyiz silsilemiz kahraman…

Müslümanız, Hakk’a tapan Müslüman.

Putları Allah tanıyanlar, aman,

Mescidimin boynuna çan asmasın

(Ersoy, 2006: 567).

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.

Atiyi karanlık görüvermekle apıştın.

Esbabı elinden atarak ye’se yapıştın!

Yeis öyle bataktır ki; düşersen boğulursun,

Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun. (Ersoy, 2006: 195)

“Mehmet Akif her konuda olduğu gibi ülke meselelerinde de sadece söz değil bizzat faaliyet adamı idi. Akif, bir gün çalıştığı Sebilürreşad mecmua idaresinde. Eşref Edib’e heyecanlı bir şekilde: “Haydi hazırlan gidiyoruz” demişti. Eşref Edip, “Nereye?” diye sorunca: “Top ve tüfeğin patladığı yere, artık burada duramıyorum” diye cevap verdi.”

“Acaba biz Müslümanlar niçin bu hale düştük? Bunun illetini ben şöyle görüyorum: Doğduğumuz günden itibaren babalarımız, analarımız, hocalarımız, siyasilerimiz, şairlerimiz, yazarlarımız bize istikbal-gelecek için ümit verecek bir şey söylemediler. Ben çocukluğumdan beri: “Biz yaşayamayız; Avrupalılar terakki eylemiş (ilerlemiş), siz çok fena günler göreceksiniz!” Nakaratın- dan başka bir şey işitmedim. Hal bu ki ‘çocuklar, siz geceli gündüzlü çalışınız ki memleket kurtulsun’ diye bizleri çalışmaya sevk edecekleri yerde, rastgelen adam ruhlarımıza, kalplerimize yeis (karamsarlık) mayası aşıladı .”

“Garb’ın (Batının) terakkilerinden (ilerlemesinden) bahsederken, babalarımız bize diyeceklerdi ki: Evlatlar, görüyorsunuz ya, Avrupalılarla bizim aramızda çok mesafe var. Bu mesafeyi telafi edecek surette çalışınız. Yoksa daha geride kalır, mahvolursunuz. Sakın azminize zayıflık, gevşeklik, bezginlik, bıkkınlık(fütur) getirmeyiniz.! Evet, böyle diyeceklerdi. Lâkin demediler. Bilakis yüz binlerce halk bu devletin batacağına kail (razı olmuş, boyun eğmiş) idi”. Akif tüm bu olanları şair ruhuyla şöyle ifade eder:

“Doğduk, ‘yaşamak yok size!’ derlerdi beşikten;

Dünyayı mezarlık bilerek indik eşikten!

Telkin-i hayat etmedi asla bir ses;

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

Ye’sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

Mel’un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!

Devlet batacak!’ çığlığı beyninde öter de,

Millette beka hissi ezilmez mi ki nerde?

Afakına yüklense de binlerce mehâlik (tehlike,)

Batmazdı bu devlet, ‘batacaktır!’ demeyeydik.

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır

Tek sen uluyan ye’si (karamsarlığı) gebert, azmi uyandır”

(Ersoy, 2006: 450; Erişirgil, 2006: 293).”

“Cemaat içinde herkesin uhdesine (sorumluluğuna) düşen bir vazife-i vataniye (vatan vazifesi) bir farîza-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harim-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu namert taarruza karşı koymak kadın, erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar her fert için farz-ı ayın olduğu, bir an hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes varını yoğunu sarf ile mükelleftir”. Rumeli’yi baştan-başa fetheden hep bu topraklarda yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispat etmelisiniz. Anadolu’yu müdafaa hususunda ön ayak olmak şerefini ihraz ettiniz. Sa’yiniz (çalışmanız) mücadeleniz övgüye değerdir”

“Yaşamak, diğer milletler gibi bizim de hakkımızdır. Fakat bilirsiniz ki, haklı olmak başka, haklı çıkmak gene başkadır. Haklı çıkmak için kuvvet lâzımdır. Hangi milletin adalet muhakemesine müracaat ederseniz, ediniz, kuvvetiniz varsa hakkınızı verirler; kuvvetiniz yoksa ağlamakla, onların insanlık duygusuna, medeniyet duygusuna ilticaya kalkmakla bir şey elde edemezsiniz, hüsrandan başka bir netice alamazsınız.”

“Akif düşmanların Türkiye’yi parçalamak için milleti birbirine düşürmeye çalıştığı konusuna vurgu yapıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu: Mısır’da dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslüman’la görüştüm. Konumuz siyasete geldiğinde dedim ki: Şaşıyorum. On beş milyonluk koca Mısır’da yabancı asker olarak az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık kuvvetle koca bir memleketi işgal edebiliyorlar?

O Mısırlı dedi ki “Devlet ricalinden biriyle samimi görüştüğüm sırada sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş ve İngiliz yetkiliye sormuştum”: Günün birinde mesela Osmanlı Hükümeti kırk elli bin kişilik bir ordu hazırlayarak Mısır’a sevk edecek olursa siz ne yaparsınız?

O, İngiliz devlet görevlisi dedi ki: Şurasını iyi biliniz ki biz hiçbir zaman Osmanlıların Mısır’a kırk bin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıkarırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan göze alamazlar ki bir kere olsun Mısır’a dönüp bakmaya vakit bulabilsinler.

Akif’e göre, Batı’nın ‘böl, parçala, yut’ politikası hiç değişmedi, artarak devam etmektedir. Türkiye ve dünya Müslümanları arasında atılan ayrılık tohumları halâ etkili olmaktadır.”

“Avrupalıların doğu siyaseti, onlar zapt etmeyi kararlaştırdıkları memleket halkının arasına evvela ayrılık sokarlar, senelerce milleti birbiriyle boğuştururlar. Sersemleyen toplumlar bu suretle yorgun düştükten sonra gelip çullanırlar. Bugün de işte bize karşı aynı siyaset kullanıldı. Zaten her yerdeki siyasetleri budur. Hindistan’da, daha evvel Endülüs’te, sonraları Cezayir’de, İran’da hep böyle yaptılar. Takip ettikleri siyaset, hep aynı siyasettir, hiç değişmez”

Bir baksana, gökler uyanık yer uyanıktır

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır… (Ersoy, 2006: 286).

“1920 yılında Türk Milleti’nin milli marşı yoktu.Asker ve halkın moralini yükseltecek onları ortak duygular etrafında toplayacak bir milli marşa ihdiyaç vardı. Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) milletin bağımsızlığı uğruna giriştiği mücadeleyi yansıtacak ödüllü bir istiklal marşı yarışması düzenledi. Ancak Akif ilk önce ‘para ödülü’ olduğu için yarışmaya katılmak istemedi. İstiklâl marşı yazıldığında Anadolu’nun önemli bir kısmı işgal altındaydı. İstiklal Marşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 12 Mart 1921 günü ayakta alkışlanarak kabul edildi.”

“Akif hayatının 11 yıla yakın bir bölümünü Mısır’da geçirir. Ne var ki Akif’in Mısırdaki hayatı şairlik ve edebiyatçılık anlamında pek verimli geçmez, oradaki hayatı sıkıntılı geçer. Akif’in Eşref Edip, Mahir İz ve bazı arkadaşlarına yazdığı mektuplardan Mısır’da hayatından memnun olmadığı anlaşılmaktadır (Kabaklı, 2006: 31). Âkif “Mısır’da on bir yıl kaldım. Fakat on bir saat daha kal- saydım çıldırırdım. Halisane bir fikrimi söyleyeyim mi: İnsanlık da Türkiye’de, milliyetçilik de Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik de Türkiye’de…”

Nureddin Yıldız’ın da dediği gibi iman olduğu gibi harekettir. Hareket getirmeyen iman örnek ashabın imanının gerisindedir. Bu gençlik, bu ümmet yani bizler bu davada varız Biiznillah. Yolumuz uzun ,zor ama davası büyük olanın derdide büyük olur. Davasını sadece söze değil fiiliyata da dökenlere selam olsun.

Kaynak :  Hasan Arslan/ İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi / Mehmet Akif Ersoy’un Şahsiyeti ve Millî Mücadeledeki Rolü